Sabahları servise binmeyi tercih ediyordum. Böylelikle hem ülkemin gereksiz petrol tüketmesini önlüyordum, hem benzin parasından yırtıyordum, hem de İşime giden 45 dakikalık yolda uyuyabiliyordum. Sabahları midem ekşimiş olduğu için g.t gibi bir suratım oluyordu. Bunun farkındaydım. Ayrıca mide kanserinin de kapıda olduğunun da farkındaydım, ancak 10 senedir bu mide ağrısı vardı ve bir gastroentroloji uzmanına görünmeye niyetim yoktu. Midem günden güne büyüyor, günden güne ağrıyordu. Üstelik genelde geç yatıp uykusuz kaldığım için suratım daha da götleşiyordu. Yol boyunca uyumak bir nebze iyi geliyordu. Fabrikaya vardığımızda ise mide ağrım tamamen geçmiş durumdayken baş ağrım iki katına çıkıyordu. Cayır cayır çalışan makinalar, beni görünce sigarasını söndürüp baretini takan işçiler, bol yağ kokusu vardı bu ortamda. Beni gören zoraki bir “Günaydın.” diyordu. Kimse beni sevmiyordu, ancak bize böyle öğretmişlerdi. İşçinin ensesine şaplak atarsan götüne parmağı yerdin. Çalıştığım fabrikanın eğitiminde bunu göstermişlerdi bize. O yüzden somurtkan, hiçbir şeyden memnun kalmayan, sürekli fırça çeken aksi mühendis olmalıydım ki götü de göbeği de benden daha büyük olan, saçı benimkinden daha az olan ve benden daha somurtkan olan müdürümü memnun edeyim; o da aynı şekilde daha az saçlı, daha godaman patronu memnun etsin. Godaman patron memnun olsun ki gitsin, kendisinden 20 yaş küçük karısını memnun etsin. Yani görüldüğü üzere bir fabrika dolusu adam godaman patronun karısını memnun etmeye uğraşıyorduk. Üstü kapalı bir gang bang durumu vardı. “Naughty Wife and Presçi Ali Usta Gone Wild” başlığını görür gibi olmuştum.
Çay molalarında odama gidiyor, radikal.com.tr'den haberleri okuyordum. Bilgisayar teknolojisi baya ilerlemişti, ama biz ofis insanları hala Solitaire oynuyor, radikalden haber okuyor ve haberlere “Burası Türkiye işte, ne beklersin ki…” şeklinde yorumlar yapıyorduk. Ülke almış başını gitmişti, ama biz hala beğenmiyorduk. Bu haber yorumlarını yazarken de ülkemize en ufak bir iyiliğimiz dokunmuyordu. Bir gün maillerimi kontrol ederken üniversitedeki teknik resim hocamızın vefat ettiğini okudum. Ankaralı Turgut’dan güzel bir şarkı açtım ve kravatımı kafama taktığım gibi oynamaya başladım. Allahtan odalarda ses yalıtımı vardı.
Eve geldiğimde kayın validemle selamlaşıyorduk zoraki olarak. Kendisi, küçük kızımız Sofya’ya bakmak için bizde kalıyordu. Ve beni hiç sevmiyordu. Açıkçası ben de kendisinden hiç ama hiç hazzetmiyordum. Zira kaynanam asla ısınamıyor, kombiyi sonuna kadar açıyordu. Günde 2 kere duş alıyordu, bulaşıkları hala eliyle yıkıyordu, ocağın altını kapatmayı sık sık unutuyordu, evde gerekli gereksiz bütün ışıkları açık bırakıyordu, ev telefonuyla bütün gün baldızımla konuşuyordu. Lakin ben modern bir Türk erkeği olarak kaynanama bir şey diyemiyordum. Sevgili eşim Yeliz’e de ne zaman bu konuyu açmaya çalışsam “Nesi varmış annemin?” diyordu. Cevap basitti; bana garezi vardı. Benim cebimden çıkan para arttıkça kadın mutlu oluyordu. Yarım yamalak kıldığı namazlarda eminim ki “Allah’ım, damadımın ekonomik olarak batmasını nasip eyle.” diye dua ediyordu. Eşim Yeliz bu durumu anlayamazdı. Zira kendisi iş-alışveriş merkezi-kuaför arasında gezmekten enerjisini toplayıp evdeki olayları gözlemleyemiyordu. Ben de onun için evin masraflarını karşılayan, seks ihtiyacını gideren ve çocuğunun yarısına sahip olan bir adamdım. Ben çıksam, yerime 32 numaralı formasıyla Kamil girse Yeliz için hiçbir şey fark etmezdi. Yeliz adeta büyük bir takımdı ve ben de o takımın yokluğu doldurulabilecek olan futbolcusuydum.
Evdeki diğer bir sorumluluğumda küçük kızım Buse’yle birlikte tam bir modern baba olarak vakit geçirmek, oyunlar oynamak, derslerine vakit ayırmaktı. Yalnız, küçük kızım Buse tam bir denyoydu. Onu özel okula yolluyordum. Bebekliğinde de en güzel mamalardan yedirmiştim. Yapımında kaliteli sperm kullanmıştım, lakin sonuç ayyuka çıkmıştı. Benim beyinsiz kızım 4 mevsim, 365 gün, 24 saat dondurma isteyebiliyordu. Ve dondurmasını bitirdikten sonra da dondurma isteyebilmesiyle tanıdığım en denyo insanlar listesinde hatrı sayılır bir yere kavuşmuştu. Sürekli birbirinden salak kızlardan oluşan müzik gruplarının posterlerini odasına yapıştırıyor, müzik zevkini her ne kadar değiştirmeye çalışsamda beni kesinlikle dinlemiyor, annesinin makyaj malzemeleriyle oynuyor ve sürekli bir şeyler istiyordu. İstediği gerçekleşmez ise havyanlar gibi böğüre böğüre ağlıyordu. Ve maalesef ben modern bir baba olarak çocuğumun ağzının orta yerine iki tane yapıştıramıyordum. Çağdaşlık, modernlik denilen bu lanet elimi kolumu bağlıyordu. Sadece “Yapma kızıııım, ağlama Sofyaaa, hayır onu şu anda yapamam ve ağlaman hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” diyebiliyordum. Ki çoğu zaman bu da yalan oluyor ve istediğini yapıyordum. İş yerimdeki 40 yaşındaki bilgisayar teknisyeni Haydar Usta’yı tek imzamla işinden edebilecekken ufacık bir gerzek kıza hiçbir şey yapamıyordum. Bu ne biçim bir dengesizlikti böyle?
Derken uyandım.. Nefret ettiğim okuluma gelmişti otobüs, “Bu daha başlangıç..” dedi otobüs şoförü bağırarak. İrkildim. Daha sonra şoför, direksiyonun başından kalktı ve yüzünü bana döndü. Bu, bu godaman patrondu. Otobüste başka hiç kimse yoktu.
Derken uyandım..Saat öğlen 12 olmuştu. Yastığımın üstü ağzımın suyuyla dolmuştu. Annem, “Oğlum kahvaltı yapmayı düşünmüyor musun acaba?” diye mutfaktan bağırıyordu. En azından hala uyuyabiliyordum, hala Sofya salağı girmemişti hayatıma. Sıkılıyordum, ama mutluydum.